Buradasınız: Azbuz --> YAŞADIĞI ANIN FARKINDA OLANLAR
17 Mayıs 2012, Perşembe
 
<< ANA SAYFA
 
SİTE SAHİBİ
Hasan SERDAROGLU


52

Şikayet Et
 
Bu sitede Tüm Azbuz'da
 
->>YAZI GÖNDERİN

SİTE ETİKETLERİ
 
SİTE KATEGORİSİ
İnanç Dünyası > İslam
 
GİRİŞ:
E-posta:
Şifre:
Beni Hatırla
 unuttum
OYLAMA

Bu siteye oylama eklenmemiş.

rss link
 
ADnet Reklamları
[YAZILAR]
İLÂHİYAT FAKÜLTELERİNDEN YETİŞEN BEL’AMLAR

İLÂHİYAT FAKÜLTELERİNDEN YETİŞEN BEL’AMLAR

 


LAİK SİSTEMİN İLAHİYAT FAKÜLTELERİNDE GERÇEK DİN ÂLİMİ NİÇİN YETİŞMEZ?

Cumhuriyet laik rejimi kurulduktan sonra tek parti CHP zihniyetinin hâkim olduğu devirde tam 25 yıl din eğitim ve öğretimine ara verilmişti ve maalesef bu memleketin minarelerinden 18 yıl Ezan-ı Muhammedi okutulmamıştı. Bu dönemde asli ezanımızı okuyanlar hapse atıldı, hakarete uğradı. Köylerde cenazeleri kaldıracak kimse bulunamadı. Müslüman halkımız, cenazesini kaldırtmak için köy köy dolaşıp, cenaze yıkamasını bilen birisini aradı. Yine bu dönemde gazetelere gönderilen tamimlerde

 

ŞÖYLE DENİLİYORDU : "Gazetelerinizin son günlerdeki neşriyatı arasında dinden bahis bazı yazı, mütalaa, ima ve temsillere rastlanmaktadır. Bundan sonra, din mevzuu üzerinde gerek tarihi, gerek temsili ve gerek mütalaa kabilinden olan her türlü makale ve fıkra ve tefrikaların neşrinden tevakki edilmesi (sakınılması) ve başlanmış bu gibi tefrikaların en son on gün zarfında nihayetlendirilmesi. "

(T.C. Başvekâlet - Matbuat Umum Müdürlüğü, İç Matbuat Dairesi, 1945 ) 

"Biz her ne şekil ve surette olursa olsun, memleket dâhilinde dini neşriyat yapılarak dini bir atmosfer yaratılmasına ve gençlik için dini bir zihniyet fideliği vücuda getirilmesine taraftar değiliz. "

 (T.C. Dâhiliye Vekâleti-Matbuat Umum Müdürlüğü Sayı:658 17.Mayıs.l942 (KAYNAK. Eşref EDİP-KARA KİTAP).

 

 Diğer bir tamimde ise şöyle deniliyordu :

 "Hülasa: Hazreti Muhammed'e dair   - ANKARA 17.05.1943

 "Muhterem Efendim, Mektubunuzu aldım. Biz her ne şekil ve suretle olursa olsun memleket dâhilinde dini neşriyat yapılarak dini bir atmosfer yaratılmasına ve gençlik için dini bir zihniyet fideliği vücuda getirilmesine taraftar değiliz. Zatı âlilerinin herkesçe de müsellem olan ilim ve faziletinize hürmetkârız. Ancak günün bu kabil neşriyata tahammülü olmadığını siz de takdir edersiniz.  MATBUAT UMUM MÜDÜRÜ - Vedat NEDİM TÖR -(KAYNAK: Prof.Dr.Ali Fuat BAŞGİL -DİN ve LAİKLİK s.16)  

Bu tamimlerden tek parti CHP.Zihniyetinin dine bakışının nasıl olduğu kolayca anlaşılmaktadır. Başka bir izaha da ihtiyaç yoktur. Sonrada bu tamimleri yayınlayan Matbuat Umum Müdürü Vedat Nedim TÖR komünist partisini kurmak ve Rusya hesabına Türkiye'ye ihanet etmek suçundan muhakeme edilmiştir. 
 
İşte bu 25 yıllık karanlık dönemden sonra nihayet tek parti CHP mebusları (milletvekilleri)
10.Kasım.1948 tarihinde Meclis Guruplarına bir teklif vererek, İMAM-HATİP kurslarının açılmasını istediler. Bu teklifte Laik Sisteme bağlı, O'nun denetim ve murakabesi altında  din görevlisi yetiştirilmek üzere,

Diyanet İşlerine bağlı olmak şartıyla İmam-Hatip Kursları açılması isteniyordu. 

(Fakat CHP’li Mebusların verdiği bu teklife, yine CHP.'li olan Bingöl Mebusu TAHSİN BANGUOGLU

(İki dönem MİLLİ EGİTİM BAKANLIGI yapmıştır) ile Kocaeli Mebusu NİHAT ERİM  bu teklife muhalefet

şerhi koymuşlar ve açılacak İmam-Hatip Kurslarının Diyanet İşleri yerine MİLLİ EGİTİM BAKANLIGINA

bağlanmasını istemişler ve kanun onların istekleri doğrultusunda çıkmıştır.)

 BU MUHALEFET ŞERHİNDE ŞÖYLE DENİLMEKTEDİR:

 "Atatürk inkılâbının sağladığı zihniyet değişimini uzaktan, yakından bir tehlikeye maruz bırakmamak şartıyla (Atatürk inkılâbının hedefini ve asıl nüvesini teşkil eden şey, bu zihniyet değişikliğidir.) 25 yıl inkıtaya uğramış bir din adamları neslinin bugünkü maddi ve manevi durumunu belirterek YENİ BAŞTAN MÜNEVVER BİR DİN ADAMLARI NESLİ YETİŞTİRMEK zarureti vardır. Milli felaketimizin başlıca amili olan bu ZİHNİYET SAVAŞINA nihayet vermek için biz bir halkı ZORLIYARAK bir takım değişiklikler yaptık. 

Milletimizi YENİ BİR DÜNYA GÖRÜŞÜNE KAVUŞTURDUK. 

Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile sağlamak istediğimiz şey de İKİ TÜRLÜ MÜNEVVERİ ORTADAN KALDIRARAK bu kültür birliğini yaratmaktan ibaretti. Şimdi biz MEDRESE ZİHNİYETİNİN son mümessillerini DİYANET İŞLERİ REİSLİGİ çevresinde toplanmış görüyoruz. Bunlar skolâstik (ortaçağ)  kültürün 
tohumluklarıdır. Geçen inkılâp yıllarının bu zevatın zihniyetlerinde hiçbir değişiklik yapmamış olduğu ise, eserleri ile sabittir. Bu vatandaşlar eliyle açılacak tahsil müesseselerinin de her ne şekil ve nam altında olursa olsun ESKİ MEDRESEDEN başka bir şey olmayacağı muhakkaktır.  Belki kısa zamanda bu kökten aşılanmış genç Türk nesilleri tekrar köylere kadar yayılacak ve inkılâptan evvel olduğu gibi halk ile devlet arasında bir kast, kapalı bir sınıf teşkil edeceklerdir. 
TANZİMATTAN BERİ ÇARPIŞMIŞ OLAN İKİ TÜRLÜ ZİHNİYET ve İKİ TÜRLÜ MÜNEVVER TEKRAR KARŞI KARŞIYA GELECEKTİR. Buna mukabil bu öğretimin bizim modern mektep nizam ve havası içinde MİLLİ EGİTİM BAKANLIGI eliyle mahzursuzca başarılabileceği kanaatindeyiz. HEDEF bu mekteplerin hocalarına kısa zamanda İLAHİYAT FAKÜLTESİNDEN YETİŞECEK genç din adamlarını getirmek olmalıdır. BİZİ YENİDEN ŞERİATÇILIKLA UGRAŞMAKTAN ANCAK BUNLAR KURTARABİLECEKTİR. "

 

Muhalefet Şerhini verenler: Bingöl Mebusu Prof. TAHSİN BANGUOGLU ve Kocaeli Mebusu Prof. NİHAT ERİM )

(KAYNAK: Türkiye’de Din Kavgası. Yaz. Sadık ALBAYRAK. s.269-286) 

Demek ki, yetiştirecekleri yeni nesil din adamları kadrosu ile şeriatçılıkla uğraşmaktan kurtulacaklar. Çünkü bu nesil din adamları camiası öyle yetiştirilecek. Gayelerinin bu olduğunu açıkça beyan ediyorlar. Dinin özünden bahsetmeyen veya rejimin istediği kadar dini hayatı anlatan din adamı tipi. Rejimin olmazsa olmaz bir teşkilatı olarak Diyanet İşleri Başkanlığı kurup, merkezden rejimin istediği gibi hazırlanan hutbeler memleketin bütün camilerinde okunacak sonrada din ve vicdan hürriyetinden bahsedilecek. Olacak şey mi ? İslam’ın şartı birdir, O da Kur’an-ı Kerimin bütün ayetlerine inanmak ve iman etmektir. İman bölünme kabul etmez.  
Niyetlerinin ve gayelerinin ne olduğu anlaşıldı herhalde? Böyle gecenin hayır umulurmu seherinde ?

Ferit DEVELİOGLU-Osmanlıca/Türkçe Lügatinde, ŞERİAT: Allah'ın emri, Ayet, hadis ve icma-ı ümmet esaslarına dayanan din kaideleri ) şeklinde mana verilmiş. Bunun korkulacak tarafı var mı? Allah’ın emri olan dini kaidelere uymayan, dini kaideleri istinasız olarak müdafaa etmeyen din adamı olur mu? Olursa Müslüman olarak kalır mı? Dini orasından-burasından kırparak kuşa çevirip, tanınmaz hale getirmek, kime hizmettir? Bugünde Ankara'da merkezden hazırlanan hutbeler, Türkiye'nin her yerinde bütün camilerde okunmakta. Onursal Yargıtay Başkanı, Prof.Sami SELÇUK bu durumu ilk duyduğunda çok şaşırdığını söylüyor. Gerçek Laik yönetimlerde böyle şeylerin olamayacağını beyan ediyor. Tarafsız bir hukukçu gözüyle meseleyi böyle değerlendiriyor. Bu hutbelerde, bugünkü laik nizamın istemediği bir satır olabilir mi, oluyor mu? Elbette ki hayır.Dinin istinasız bütün hükümlerini hutbelerde okunabilir mi? Bize mahsus, Laik sisteme bağlı, ondan emir ve talimat alan Diyanet Müessesesi, ister beğen, istersen beğenme, realite bu. Laik rejimin tahakkümü altında bir Diyanet İşleri Başkanlığı. Bu nasıl bir din ve vicdan hürriyeti anlayışıdır? Müdafaa ettiğiniz laikliğin birinci şartı, dinin devlet işlerine müdahale etmemesi ise, ikinci şartı da, devletinde din işlerine müdahale etmemesi değil mi? Laikliği ithal ettiğiniz batıda da böyle değil mi? Laik bir devlet,  dini bir ibadet olan FİTRE ve ZEKÂT toplar mı? Kurban derilerinin toplama işine müdahale eder mi? Ne gariptir ki bugün, fitre-zekât ve kurban derisi toplama işleri Yardım Toplama Kanununa dayanılarak çıkartılan bir Yönetmelik ile kurallara bağlanmış ve Türk Hava Kurumu eliyle toplanmaktadır. Hâlbuki Fitre-Zekât verilmesi ile Kurban derisinin kullanılması işi dinin kuralları ile tespit edilmiş hususlardır. Dini kuralların belirlediği özel ve tüzel kişilerin haricindeki yerlere verilemez. Size göre, bize göre laiklik olur mu? İthal ettiğin batıdaki uygulama niye işinize gelmiyor?

Laik rejimin Diyanet İşleri Başkanlığı ile Laik Üniversitelerin İlahiyat Fakülteleri el ele aynı gayenin tahakkuku için çalışıyorlar.20.02.2009 Cuma günü Kütahya’nın bütün camilerinde, Diyanet İşleri Başkanlığından gelen bir emir ile Ankara İlahiyat Fakültesinde yapılacak ek bir bina için Müslüman cemaatten para yardımı talep edildi. Olacak iş mi? Bugün Ankara İlahiyat Fakültesi, yetiştirdiği talebeleri itibariyle ne yazık ki, maalesef son derece reformist ve yenilikçi zihniyette bir tedrisat yürütmektedir. Müslümanları da neden bu vebale ortak ediyorsunuz. Laik Üniversite kendi Fakültesinde bir ek bina yaptıramıyor mu? Müftülüklerin bu işe alet olmaları üzücü bir durum. Müftülükler bu hususta acaba Diyanet İşleri Başkanlıgından mı talimat alıyor?

Azılıklara tanınan din hürriyetinin, ülkemizin çok büyük çoğunluğunu teşkil eden Müslümanlara da tanıma zamanı gelmedi mi? Bunun ilk şartı ise Özerk Bir Diyanet İşleri Başkanlıgıdır. Türkiye’deki din ve vicdan hürriyetinin ne durumda olduğu, emekli hâkim Nusret Çiçek'in Cumhuriyet bayramı haftası Habervaktim.Com.da yayınlanan makalesinde çok veciz bir şekilde anlatılmaktadır.Okuyup ibret alınız.

www.habervaktim.com/yazar/8422/kemalizm_adina_hutbe_pesinden_cuma_namazi_sahih_olur_mu.html

 

Verilen teklif bu muhalefet şerhi doğrultusunda çıkarak İMAM-HATİP KURSLARI, Diyanet yerine MİLLİ EGİTİM BAKANLIGINA bağlı olarak açılmıştır. 25 Yıllık hicran devri bir nebze olsun giderilmiş olarak İlkokul Programlarında ihtiyari olarak 1.ŞUBAT.1949 'da DİN DERSİ KONULMUŞ, yine bu yılbaşında ÜÇ YILLIK İMAM-HATİP KURSLARI açılmıştır. Ocak-1949 'da da İLAHİYAT FAKÜLTESİ açılmıştır.

Yukarıda bir kısmını zikrettiğim muhalefet şerhinden de anlaşılacağı üzere, gaye, müessis laik nizamın istediği,

tornadan cıkmış gibi, onlar gibi düşünen onların istediği gibi inanan, tek tip din adamı yetiştirmek.

Din adamlarının yetişmesi ve dini hayatın yaşanması batıda böylemi? Gerçekçi olalım, bugün köyde yaşayan veya bir

hastanede  hizmetli olarak görev yapan başörtülüye ses çıkarılmıyor da, aynı başörtülü doktor olduğu zaman veya

üniversiteye  gittiği zaman niye olmaz deniliyor, hiç düşündünüz mü? Bunların gerçek demokratikleşme ve gerçek

laiklik hususunda daha alacakları çok mesafe var. Çok özendikleri batıda laiklik böylemi yorumlanıyor, 

böylemi uygulanıyor?

 

Tevhid-i Tedrisat bünyesine bağlı, laik rejimin korumasında ve denetiminde olan bütün okulların (bunlara elbette

İMAM-HATİPLER ve İLAHİYAT FAKÜLTELERİ DE dahil) tek gayesi bu; kendi istedikleri gibi tek tip insan

yetiştirmek. Muhalefet şerhinde belirtildiği gibi, müessis laik nizamın görüş ve düşüncesi hilafına

yeni bir nesil yetişirse  güya, tazimattan beri çarpışmış olan iki türlü zihniyet ve

iki türlü münevver karşı karşıya gelecektir.

 

Bunu önlemek için de, yetişmesinin istenmediği neslin önüne setler çekip, laik nizamın her türlü görüş ve

inancına uygun yeni bir nesil yetiştirerek,                                                                           

Seksen yıllık mücadelenin özeti bu değil mi? 

Netice olarak bütün gayeleri, açılacak İmam-Hatip Kursları 'nı laik nizamın MİLLİ EGİTİM BAKANLIGINA bağlayarak ve laik İlahiyat Fakülteleri kurarak müessis laik nizamın görüş ve düşünceleri doğrultusunda yeni din adamları kadrosu yetiştirmek olmuştur.

Bu arzularına ulaşan muhalefet şerhi sahipleri son cümle olarak şöyle demektedirler

(Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı İMAM-HATİP'LERDEN ve İLAHİYAT FAKÜLTELERİNDEN yetişecek yeni nesil din adamları kadrosunu kastederek)  
BİZİ YENİDEN ŞERİATÇILIKLA UGRAŞMAKTAN ANCAK BUNLAR KURTARABİLECEKTİR Denilmektedir. Onun için merhum Ali Fuad BAŞGİL'in "Laik Rejimin İlahiyat Fakültelerinden gerçek din aliminin çıkmamasına değil çıkmasına hayret etmek lazımdır ."  Sözü, doğru bir tespittir.

Bugün Ehl-i Sünnet çerçevesi içinde İlahiyatçılar, (maalesef çok az olarak ) var ise de bunlar özel gayret ile yetişmiş, ayrıca manevi kanallardan da istifade etmiş ve Allah'ın himayesi ile korunmuş şanslı kişilerdir.

Bugün TV ekranların her gün dini tahrif ve tahrip ile meşgul ifsat ekibinin kâhir ekseriyeti oryantalist duruşlu filozof ilâhiyatçılar değil mi? Çok acı ama bugün maalesef dine en büyük zararı bu ifsat ekibi vermektedir. Meshepsiz olmakla övünen,Doç. Prof. unvanları da taşıyan bu ifsat ekibi, bu asil milletin binlerce yıllık sahih inancıyla adeta alay eder gibi, müçtehit edasıyla (Ehl-i Sünnet itikadına aykırı) yeni yeni fetvalar vermekteler. Bu dalalet ekibinin sapkın fikirleri birkaç kitap olur. Dini tahrif için görevlendirilmişler adeta

http://www.zehirli.org/    http://sapitanlar.tr.gg/

http://cancenk.blogspot.com/    http://muratyazici.blogspot.com/    http://inkisaf.net/

ve benzeri sitelerde sitelerde, bu ifsat ekibinin, sapık görüş ve fikirlerine yer verilerek bunlar deşifre edilmekte ve bu ümmete zarar vermeleri bir nebzede olsa önlenmektedir.

Zamanımızın çok değerli hukukçu ve münevverlerinden olan merhum Ord.Prof.Ali Fuat BAŞGİL "DİN ve LAİKLİK " isimli kitabında bu tip İlahiyatçılar hakkında şöyle demektedir:

" İlahiyatçı, din felsefesi, dinler tarihi ve din sosyolojisi örgenmiş bir mütehassıs veya FİLOZOFTUR, fakat DİN ADAMI DEGİLDİR. ( Yüksek Diyanet Mütehassısı ) ise her şeyden evvel, zühdü takva sahibi bir dindardır; saniyen de muayyen bir dinde yüksek ilim ve kemal sahibi olmuş bir din adamıdır. Bunlardan biri hakkıyla inanmış öbürü ise sadece iman üzerinde zekâ oyunu oynamayı öğrenmiştir. Maarif Vekâletine bağlı ve onun murakabesi altında yahut bugün ÜNİVERSİTE CAMİASI İÇİNDE çalışan bir İLAHİYAT FAKÜLTESİNDE, itiraf ederim ki, yüksek ilahiyat felsefecisi ve sosyolog yetişebilir. Fakat (yüksek diyanet mütehassısı)DİN ADAMI VE ÂLİMİ ASLA YETİŞEMEZ. Çünkü tekrar edelim ki, (yüksek diyanet mütehassısı) her şeyden evvel halis bir dindardır, zahit ve muttakidir; sonra da inandığı ve içinin samimiyeti ile kani olduğu dinde yüksek ilim ve kemal sahibidir. Bu vasıflardaki insanın yetişmesi için nasıl bir hava ve muhitin mevcut olması lazım geldiğini okuyucumun takdirine bırakıyorum. Şurası muhakkaktır ki, dünyanın hiç bir yerinde, laik üniversite çatısı altındaki İlahiyat Fakültelerinde din adamı ve âlimi yetişmemiştir. VE BUNUN YETİŞMEMESİNE DEGİL, YETİŞMESİNE HAYRET EDİLSE YERİDİR.KAYALIKTA PİRİNÇ BİTMEZ."    

(DİN ve LAİKLİK Kitabı s.194-195)  

Mesele bundan ibaret.

Bizim görevimiz ise, bütün olumsuzluklara rağmen, Ehl-i Sünnet inancı çerçevesinde, vatansever, islâm  ahlâkına sahip, edepli bir nesil yetiştirmek; yetiştirenlere de bütün gücümüzle yardımcı olmaktır.

"Bu yolda yürümek, bu yola (ilim yoluna) yardım etmek ism-i âzâm okumak gibi her murada nail eder " kelam-ı kibar'ı şiarımız olursa dünyamız da ahiretimiz de mamur olur. Gerisi, gerisi laf ü güzaf..

 

Hasan SERDAROGLU


 

 

Hasan SERDAROGLU tarafından gönderilen tüm yazılar
Bu yazı 18/08/2011 tarihinde yayınlandı. Hasan SERDAROGLU tarafından 19/08/2011 tarihinde güncellendi. 213 defa görüntülendi.
ETİKETLER
Atatürk, Mareşal Fevzi Çakmak, Karabekir, Cebesoy paşalar - Yavuz Bülent BAKİLER

Atatürk, Mareşal Fevzi Çakmak, Karabekir, Cebesoy paşalar

Yavuz Bülent BAKİLER

 

http://www.mirhaber.com/artikel.php?artikel_id=941

 

 

“K.Karabekir Paşa, Atatürk’e saygı duyuyormuş!” 
 

 

Geçen hafta, bir TV programında, Kazım Karabekir Paşa’nın küçük kızı Timsal Hanımefendiyi dinledim.

Bir soruya çok açık, çok kesin bir tavırla cevap verdi:
-“Babam, Atatürk’e saygı duyardı!” dedi. Doğrusu çok şaşırdım. Bugünkü genç neslin, acaba yüzde kaçı Karabekir Paşa’yı biliyor? Bilmeyenlere, kendi inancımı açıklamak istiyorum: Milli Mücadelemizin bir numaralı kahramanı, kayıtsız-şartsız lideri, elbette Mustafa Kemal Paşa’dır. Kimse bunu inkâr edemez.

Ben, Atatürk’ün NUTUK isimli eserini dikkatle okudum. Ayrıca Atatürk üzerine yazılan kitaplardan seksen yedisini elime aldım. Tabii, Kazım Karabekir Paşa’nın İSTİKLÂL HARBİMİZ isimli çok önemli eserini de inceledim. Dün olduğu gibi bugün de, samimiyetle inanıyorum ki, Milli Mücadelemizin iki numaralı kahramanı Kazım Karabekir Paşa’dır.
Atatürk’ü, Şişli’de oturduğu evde ziyaret ederek, ona Milli Mücadelenin Doğu Anadolu’dan başlatılması gerektiğini anlatan ve M. Kemal Paşa’yı Anadolu’ya davet eden Karabekir Paşa’dır.
Ve İngilizlerin büyük baskısıyla, İstanbul Hükümetinin emirlerine itiraz eden, yani Erzurum’da M. Kemal Paşa’yı tutuklamayan, aksine “15. Kolordumla Emrinizdeyim Paşam!” diyerek ona kol-kanat geren Karabekir Paşa’dır.

Kazım Karabekir Paşa, Erzurum’da, Mustafa Kemal Paşa’ya tam destek vermeseydi, Milli Mücadelemiz büyük çıkmazlara saplanabilirdi. Fakat Atatürk, Büyük NUTUK’ta, Karabekir Paşa’nın bu desteğinden bahsetmiyor.Niçin?

Cumhuriyetimiz 1923 yılında kuruldu. Padişahlık rejiminden ayrılmamıza rağmen, bir tek siyasi partimiz vardı. Olur mu? Karabekir Paşa, 1924 yılında, Milli Mücadelemizin diğer kahramanlarıyla birlikte yeni bir parti kurdu: TERAKKİPERVER CUMHURİYET FIRKASI. Bu partinin kurucuları arasında: Rauf Orbay, Refet Bele, Ali Fuat Cebesoy, Cafer Tayyar Eğilmez gibi Milli Mücadele tarihimizin yüz akı kahramanları da var. Terakkiperver Fırka 1925 yılında kapatıldı. Niçin?

Birtakım kimseler, 1925 yılında, İzmir’de, Atatürk’e bir suikast hazırladılar. Tevkifler oldu. İçeri alınanlar arasında, Atatürk’ün en yakın arkadaşlarından: Rauf Orbay, Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy... gibi paşalarımız da vardı. Bunlar, hiçbir suç işlemedikleri halde tevkif edildiler. Aylarca tutuklu kaldılar. İdam talebiyle yargılandılar. Az kalsın, siyasi sebepler yüzünden idam edileceklerdi. 1926 yılında serbest bırakıldılar. Ama Kazım Karabekir Paşa, 1938 yılına kadar yani tam 12 yıl evinde gözaltı hapsinde yaşadı. Kapısından 2-3 sivil polis hiç eksik olmadı. Bu süre içinde Karabekir Paşa, çok büyük sıkıntılarla yaşadı. Üç kızının ve eşinin geçiminde çok zorlandı. Eşinin mücevherlerini satmak zorunda kaldı.

Sonra, tamamen belgelere dayanarak İSTİKLÂL HARBİMİZ isimli önemli eserini yazdı. Bir gece yarısı evini bastılar. İSTİKLÂL HARBİMİZ isimli kitabının hepsine el koydular. Götürüp onları hamamların külhânlarında yaktılar. Ayrıca, Karabekir Paşa’nın elindeki bütün resmî belgeleri çuvallara doldurarak alıp gittiler. Paşa, ancak Atatürk’ün ölümünden sonra yeniden siyasete atılarak İstanbul Milletvekili seçildi ve TBMM Başkanı oldu.

Sizi bilmem fakat bana, bütün bu baskılara rağmen, Karabekir Paşa’nın, Atatürk’e saygılı olması imkânsız gibi geliyor.

 

Atatürk, Mareşal Fevzi Çakmak, Karabekir, Cebesoy paşalar 
 
Geçen hafta, Kazım Karabekir Paşa üzerine yazdıklarım, hem Türkiye içinden, hem de Türkiye dışından ses getirdi. Hiç şaşırmadım. Yazımın mutlaka bir münakaşa konusu olacağını biliyordum. İnanıyorum ki bu kabil münakaşalar daha elli yıl devam edecektir. Çünkü biz, çok yanlış bir devlet siyasetiyle, kahramanlarımızı bire indirmiş bir milletiz. Halbuki milletler kahramanlarıyla yaşarlar. Topluluklara şekil ve ruh veren, onların kahramanlarıdır. Bizim her alanda, ne kadar çok kahramanımız olursa, başımız o nisbette dik olur; toprağa o nisbette sağlam basarız. Halbuki biz, anlatılmaz bir cahalet veya korku veya gaflet ve ihanet yüzünden, milletimizi bir tek kahraman etrafında toplamaya çalışıyoruz.

Mesela: Cumhuriyet devrindeki ordumuzun iki mareşali vardır. Mareşal Mustafa Kemal ve Mareşal Fevzi Çakmak. Birinci mareşalimiz için 1938 yılından 2010 yılına kadar bütün Türkiye’de belki bin defa anma merasimleri düzenlendi. İkinci mareşalimiz için, aynı yıllar arasında sadece iki program yapıldı. Birincisini 1976 yılında Ankara televizyonunda ben hazırladım ve sundum. Adeta küçük bir kıyamet koptu. 1976 yılında TRT Genel Müdürü Şaban Karataş şahidimdir. Zamanın paşaları arasından bile o programa ateş püskürenler oldu. “Niçin Mareşal programı hazırlıyorsunuz? Atatürk’ü unutturmaya mı çalışıyorsunuz?” diyenler, ölümünden 26 yıl sonra bir büyük Genelkurmay Başkanımızın, bir güzel mareşalimizin anılmasına tahammül edememişlerdi. Mareşalle ilgili ikinci program 2010 yılında Genelkurmay Başkanlığında yapıldı.

Böyle mi olmalıydı? Böyle mi olmalıdır?
Birinci mareşalimizin BÜYÜK NUTUK isimli bir önemli eseri var. BÜYÜK NUTUK devlet yayınları arasında belki kırk defa basıldı. Basılmasın mı? Elbette basılsın. İsterim ki Büyük Nutuk’u okumayan kalmasın. Ama dikkat buyurun bu aziz devlet, Fevzi Çakmak Paşa’nın da, Milli Mücadelemizin diğer kumandanlarının da bir kitabını değil, bir tek sahifesini bile bastırmadı.      Neden? Niçin? Olur mu? O paşalarımız Bulgar ordusunun mu, Yunan ordusunun mu paşalarıdırlar?

Bu anlatılmaz kayıtsızlığın, gafletin bir tek istisnası var. Ben 1977 yılında, Kültür Bakanlığında Müsteşar Yardımcısı idim. Atatürk’ün doğumunun 100. yıl çalışmaları Kültür Bakanlığına verilmişti. Bakanlık da 100. yıl çalışmalarının başına beni getirmişti. Bütçemiz 120 milyon lira idi. 1977 yılında, Ankara’da bir milyon liraya bir kaloriferli daire almak mümkündü. Bu bütçe Atatürk tüccarlarının gözlerini kamaştırdı. Atatürk’ün resmini, büstünü, heykelini yapan, Bakanlığı adeta ablukaya aldı. Ben onlara, devletin bir tek kuruşunu bile kaptırmadım. Ve milyonların önünde iddia ediyorum. O yüzüncü yıl çalışmalarında en ciddi, en doğru, en kalıcı programı ben yürüttüm!?

Yani ben Atatürk’ü ve Milli Mücadelemizi anlatan 100 eserin basılmasını, bütün Milli Mücadele komutanlarımızın eserlerinin, devlet yayınları arasına alınmasını, şiirde, hikayede, romanda, ilmi araştırmada, tiyatroda, senaryoda, resimde, müzikte, heykelde olmak üzere 9 dalda yarışma açılmasını ve Türkiye çapında bir ağaçlandırma faaliyetine başlanmasını bakanlık oluruna bağladım.

Planladığım 100 eserden kırkının tashihlerini kendim yaparak bastırdım. Dokuz dalda açılan yarışmayı neticelendirdim. Beş milyon ağacın dikilmesini sağladım ve Cumhuriyet tarihimizde ilk defa, ama ilk defa Ali Fuat Cebesoy paşanın MOSKOVA HATIRALARI isimli eserini, Bakanlık yayınları arasında bastırdım. O’nun MİLLİ MÜCADELE HATIRALARI’nı baskıya verdim. Tamamlanmasına beş forma kala, 12 Eylül darbesi oldu. Askeri idare derhal beni vazifemden aldı ve Ali Fuat paşanın da, Karabekir paşanın da eserlerinin basılmasını durdurdu. Yanlış yapıldı. Yanlış, yanlış, yanlış yapıldı.

 

Rauf Orbay’ın Kâzım Karabekir Paşa’ya mektubu
 
Millî Mücadelemizin bir numaralı lideri, kahramanı Mustafa Kemal Paşa’dır. Bu,  kesinlikle doğru. O olmasaydı, bugün belki de yüz bin veya iki yüz bin km2’lik bir toprak üzerinde sıkışıp kalacaktık. Bulgaristan’da, Yugoslavya’da, Yunanistan’da olduğu gibi, mutlaka binlerce camimiz, hanımız, hamamımız, sebilimiz, kervansarayımız...yıkılmış gitmişti. Doğru! Doğru! Doğru!

Yalnız, Kâzım Karabekir Paşa’mızın da diğer Millî Mücadele kahramanlarımızın da haklarını inkar etmemek lazım. Bana göre, Karabekir Paşa olmasaydı veya 1919 yıllarında, İstanbul hükümetinin tarafını tutsaydı, Mustafa Kemal Paşa da Atatürk olamazdı.
Peki! Kâzım Karabekir Paşa’yı, Rauf Orbay’ı, Ali Fuat Cebesoy Paşa’yı idam etmek talebiyle, neden İstiklâl Mahkemesine verdiler?
Ben de bu soruyu, eski İstanbul Milletvekili Tahsin Demiray’a, Ankara’daki evinde sordum. Bana dedi ki:

”Millî Mücadele kahramanlarımızı mümkün olduğu kadar bire indirmek istediler. O şanlı mücadeleyi anlatan NUTUK‘tan başka bir kitap olsun istemediler. Nitekim Karabekir Paşa’nın 1.171 sayfalık İSTİKLÂL HARBİMİZ isimli meşhur kitabını bu düşüncelerle toplatıp yaktılar. Paşanın evindeki bütün tarihi belgeleri bunun için çuvallara doldurup götürdüler. Ama gerçekleri gizleyemediler. Yanlış yaptılar!”

Geçen yazılarımın birisinde belirtmiştim. Ben, Atatürk üzerine yazılan kitaplardan sadece 87’sini (seksen yedi) okuyabildim. Katiyyen bir ayıklama yapmadım. Mesela CHP Edirne Milletvekili Şeref Aykut’un KAMALİZM isimli kitabını okudum: Kemalizm, bütün dinlerin üstünde bir yaşamak dinidir!” diyor, 6 oku Kemalizm dininin 6 şartı olarak gösteriyordu. Osman Nuri Çerman’ın KEMALİZM kitabını okudum. “Kur’an’a, NUTUK’tan bölümler ilâve edelim!” diyordu.

Eski bakanlarımızdan Rıza Nur’un 4 ciltlik HAYAT ve HATIRATIM isimli kitabını da utanarak, iğrenerek inceledim. vs. vs.
Bana göre, Atatürk’ün hiçbir dini vasfı yoktur. O bir insandır ama bizim deha derecesinde kahramanlarımızdan biridir.İnsan olduğu için yanlışları da vardır. Nitekim Karabekir Paşa’ya tavrı, baştan sona kadar yanlıştır. Şimdi ben burada NUTUK’la İSTİKLÂL HARBİMİZ’in karşılaştırılmasını nasıl yapabilirim?

Sadece bir konu üzerinde durmak istiyorum. Karabekir Paşa’nın 1.171 sayfalık kitabının sonunda Rauf Orbay’ın 4 Temmuz 1941 tarihli bir mektubu var. Rauf Orbay,  Atatürk’le  birlikte Samsun’a, Erzurum’a, Sivas’a giden çok faziletli devlet adamlarımızdan biri. Eski Bahriye ve Nafia Bakanımız. Eski Başbakanımız. TBMM Başkan vekilimiz. Rauf Orbay’ın o mektubundan anlıyoruz ki, “Mustafa Kemal Paşa’yı Millî Mücadele için şarka davet eden Karabekir Paşa’dır. Erzurum Kongresini, M. Kemal Paşa, daha Erzurum’a gelmeden Karabekir Paşa hazırlamıştır. Rauf Orbay’ı ve Mustafa Kemal’i Kongreye üye olarak kabul ettiren Karabekir Paşa’dır. Gümüşhane temsilcisi Zeki Bey’in M. Kemal Paşa’ya “Kordonunu ve üniformanı çıkar da gel. Diktatörlükten korkarım” itirazını Karabekir Paşa önlemiştir. M. Kemal Paşa’yı ordudan istifaya Karabekir zorlamıştır. Ve İstanbul hükümeti M. Kemal Paşa’nın yakalanıp gönderilmesini istediği ve onu azlettiği halde K. Karabekir Paşa mevcut hükümetin emrini dinlememiştir.                

Çok üzgün ve çaresiz olan M. Kemal Paşa’nın huzuruna çıkarak:
-”Paşam demiştir. Bundan evvel olduğu gibi bundan böyle de 15. Kolordumla birlikte emrinizdeyim!”
M. Kemal Paşa, sendeleyerek Karabekir Paşa’nın boynuna sarılmış yanaklarından tekrar tekrar öpmüştür!”

NUTUK’ta bunlardan tek satır bile yok. İşte bunun içindir ki, Sivas’ta avukatlık yazıhanemi, yıllarca 2 resim süsleyip durdu: Ergenekon’dan çıkışımızı temsil eden resimle, Kazım Karabekir Paşa’nın çerçeveli bir fotoğrafı.

Not: Yazarın, Türkiye Gazetesi'nde 19-25- 26 Eylül tarihlerinde yayımlanan yazıları burada birleştirilmiştir

 

Hasan SERDAROGLU tarafından gönderilen tüm yazılar
Bu yazı 09/11/2010 tarihinde yayınlandı. Hasan SERDAROGLU tarafından 09/11/2010 tarihinde güncellendi. 354 defa görüntülendi.
ETİKETLER
Dinlerarası Diyalog

Dinlerarası Diyalog  

 

M. Şevket Eygi

30.Mart.2008

 

http://www.habervaktim.com/yazar/2610/dinlerarasi_diyalog.html

BİR Alman, büyük bir dinî cemaatin merkezi İstanbul’da bulunan tv’sinde dinlerarası diyalog programı yapıyor... Programın açılışı şöyle: Ekranda Sultanahmet Camii görünüyor bütün haşmetiyle... Kubbesinin ardından bir haç görünmeye başlıyor... Büyük bir haç... Haç yükseliyor, yükseliyor, yükseliyor ve camiden büyük hale geliyor, cami haçın gölgesinde kalıyor...

Bendeniz bu fotoğrafı sütunumda basarak, ismini vermeyeceğim tv müdürlüğünden açıkça sordum: Böyle bir program yaptınız mı, yaptınız ise açıklaması nedir?

Cevap vermediler...

Kur’an’a, Sünnete, İcmâ-i ümmete uygun İslâm 14 asırdan beri orijinal şekliyle devam ediyor. Dinimizde, başka dinlerde olduğu gibi ana kaynakların kayb olması, esasların tahrif edilmesi (çarpıtılması) talihsizlikleri görülmemiştir. Sadece, Peygamber Efendimizin buyurduğu gibi birtakım fırkalar zuhur etmiştir. Hadîs şudur:

“ümmetim yetmiş üç fırkaya (parçaya) ayrılacaktır. Bunlar, biri dışında cehennemliktir. Ashab soruyor: Kurtulacak olan parça hangisidir? Efendimiz: Benim ve Ashabımın yolundan gidendir cevabını vermişlerdir.”

İslâm’ın uzun tarihinde zuhur eden fırkalardan biri “Kargacılardır” (Gurabiye taifesi). Bunların inancı şöyledir: Peygamberlik asıl Hz. Ali’ye verilecekti. Cebrail, vahyi getirirken, Hz. Ali ile Hz. Muhammed birbirlerine çok benzedikleri için şaşırdı ve Ali’ye tebliğ edeceğine Hz. Muhammed’e verdi...” (Gurab Arapça’da karga demektir)

İslâm tarihinde zuhur etmiş fırkaları, taifeleri öğrenmek isteyenler mufassal (ayrıntılı bilgi veren) kelam kitaplarını okuyabilir.

Hindistan’da zuhur etmiş bir din veya fırka var. Bunlar Kadiyanîlerdir. Mirza Gulam Ahmed Kadiyanî denilen kişi peygamber olduğunu, kendisine Arapça, Sanskritçe ve başka dillerde vahiy geldiğini iddia etmiştir. Emperyalist İngilizlerden destek ve yardım görmüş, gerçek Müslümanlıktaki cihad farizasını kaldırdığını ilan etmiştir. Birkaç madde hariç İslâm’ın diğer emir ve yasaklarını yerinde bırakmıştır. Bunlar kendi aralarında çeşitli kollara ayrılmıştır. Bir kolunun Kelime-i Şehadeti şöyledir: “Ben Allah’tan başka ilah olmadığına, Hz. Muhammed’in Allah’ın Resulü olduğuna ve Mirza Gulam’ın nebi olduğuna şehadet ederim...”. Kütüphanemde Moris adasından (Mauritius) gönderilmiş Fransızca bir ilmihal kitabı var, Kadiyanîler tarafından yayınlanmış. Onun kapağında Arapça böyle bir “Şehadet” yer alıyor.

Tabiî ki, böyle bir inanç ve iddia küfürdür. Bu yüzden Pakistan’da ulema, Kadiyanîlerin Müslüman olmadıklarına dair fetva ve hükümler vermiş, parlamento da Kadiyanîliğin bir mezhep değil, din olduğuna dair kanun çıkartmıştır. Kadiyanîlerin Avrupa şehirlerinde camileri de bulunmaktadır.

Kadiyanîliğin en ılımlı kolu, Mirza Gulam Ahmed’in, nebi değil müceddid olduğuna inanan Lahorîlerdir.

1960’ların başlarında Kudüs’ün Arap bölümünde toplanan İslâm kongresine gitmiştim. O tarihte, kutsal şehrin tamamı İsrail’in elinde değildi, bir kısmı ürdün’e aitti. Kongreye Kadiyanîlerden de delege gelmişti. Bizim gibi namaz kılıyorlardı ama itikadlarında, yukarıda anlattığım gibi büyük ve korkunç bir bozukluk vardı.

İslâm tarihinde zuhur etmiş sapıklıkların çoğu, birtakım hizip, fırka ve kliklerin kendi başlarındaki reisleri tanrı veya peygamber ilan ederek putlaştırmalarından kaynaklanmaktadır. Yine İslâm tarihinde hayli sahte Mesih vak’aları vardır.

Kur’an, Yahudi ve Hıristiyanları kendi ruhbanlarını erbab (tanrılar, rabler) haline getirmekle kınıyor. Bunda biz Müslümanlar için uyarılar vardır. Din büyüklerimizi, imamlarımızı, ulularımızı asla erbab haline getirmemeliyiz. Aksi takdirde dinden çıkar, ebedî felakete uğrarız.

Zamanımızda, eski asırlarda görülmemiş sapıklıklar ortaya çıkmıştır. Bir kısım Müslümanlar agresif İslâm düşmanı Haçlıları ve Siyonistleri dost ve velî (idareci) edinmişlerdir...

Kur’an, Sünnet ve icmâ İslâm’ı tek hak din olarak gösterdiği halde birtakım kişiler ve cemaatler, tahrif edilmiş dinleri de hak olarak kabul ediyor ve onların (Hz. Muhammed’i ve Kur’an’ı inkar eden) bağlılarının ehl-i cennet olduğunu söylüyor.

Bu yeni fırkaların müntesipleri (bağlıları), kendilerini uyaran, tenkit eden din kardeşlerine düşman oluyor, kuyularını kazan din düşmanlarıyla dost oluyor.

Bu anlattığım konularda Müslüman halkın ve gençliğin çok açık şekilde ve dinî gerekçeleri gösterilerek uyarılması din otoritelerinin en büyük vazifesidir. Lakin bu vazife yerine getirilmiyor.

Ankara’daki Diyanet’in üzerinde çok ağır baskılar vardır. Diyanet’in, Dinlerarası diyaloğu desteklemesi isteniyor. Nitekim güney illerimizden birinde bir dinlerarası bahçe yapılmış, buraya bir sinagog, bir kilise, bir de mescid inşa edilmiş ve büyük resmî törenle hizmete(!) açılmıştır.

Başka bir güney vilayetimizde bir yere tahtadan salaş bir köprü yapılmış, bunun üzerinden bir haham, bir papaz, bir de sarıklı ve cüppeli hoca geçirilerek dinlerarası diyalog ve kardeşlik tiyatrosu oynanmıştır.

Bozuk fırkaların bağlıları, kendilerine yöneltilen tenkitlere müthiş öfkelenmekte, uyarıları yapanlara sövüp saymaktadır.

Yeni türeyen fırkalarla, bilhassa diyalog fırkasıyla ilgili olarak bir ulema kongresi toplanmalı ve bu konuda, bir buçuk milyarlık İslâm dünyasına hitaben bir bildiri yayınlanmalıdır. Bu kongrenin gündeminde şu maddeler bulunmalıdır:

1. İslâm dini, Allah katında yegane hak dindir. Ondan başka, hak din yoktur. İslâm, hak din olmakta müşareket (ortaklık) kabul etmez.

2. Hazret-i Muhammed’in (Salat ve selam olsun O’na) risaletini (Resullüğünü kabul etmeyen, O’nu yalanlayan, O’na iman etmeyen) kimseler ve cemaatler ehl-i necat ve ehl-i cennet değildir.

3. Kur’an-ı Kerim’de Yüce Allah biz mü’min kullarının, İslâm düşmanlarını dost ve velî edinmesini kesin olarak yasaklamıştır.

4. Tevhid inancı ile Teslis inancı asla bağdaşmaz
.

Türkiye’de medreseler kapatıldığı için din kültüründe büyük bir kopukluk olmuştur. Mısır’da, Hindistan’da, Pakistan’da, Arap ülkelerinde büyük ve güvenilir medreseler, İslâm üniversiteleri, ulema, müftüler bulunmaktadır. Diyalog meselesi ve diğer yeni fırkalar bunlar tarafından araştırılıp incelenmeli ve Müslümanlara bu araştırma ve incelemenin neticesi (halkın kolay anlayacağı bir lisan ile) ilan edilmelidir.

Benim yukarıda yaptığım tekliflerin hiçbir Müslümanı ve mü’mini gocundurmaması gerekir.

Şu veya bu şahsı hedef alarak söylemiyorum ama zamanımızda Türkiye’de ve başka İslâm ülkelerinde mehdi olduklarını iddia eden kimseler bulunmaktadır. Bunlar açıkça ilan-ı mehdiyet edemedikleri için gizlice propaganda yapmakta ve halkın taraftarlığını ve parasını toplamaktadır. Bu konu hakkında da Müslüman halk uyarılmalıdır,
(Dinlerarası Diyalog hakkında bilgi edinmek isteyenler www.diyalogmasali.com sitesine müracaat edebilir. )

www.habervaktim.com/yazar/2610/dinlerarasi_diyalog.html

 



 

Hasan SERDAROGLU tarafından gönderilen tüm yazılar
Bu yazı 30/10/2010 tarihinde yayınlandı. Hasan SERDAROGLU tarafından 30/10/2010 tarihinde güncellendi. 359 defa görüntülendi.
ETİKETLER
Papazlar İslam ilahiyatçılarına neler yaptırıyorlar?

Papazlar İslam ilahiyatçılarına neler yaptırıyorlar?

 HASAN ERDEN              02.Mayıs.2009

 

http://www.gunisigigazetesi.net/kategori.php?id=2121

 Türkiye’nin düşmanları, bize yapmak istediklerini şimdi bizim evlatlarımıza yaptırıyorlar. Türk milletinin evlatlarına bindikleri dalı kestiriyorlar.               

Bu memleketin insanlarına yaptırılan, kendi milletine ve kendi değerlerine karşı davranışlardan birisi Müslüman kitleleri kendi dininden şüpheye düşürmeye, İslam’a olan güvenlerini sarsmaya yönelik düşünceler ve anlayışlar ortaya atmaktır. Türkiye’ye ve İslam’a düşman odaklar bunu bazı ilahiyatçılarımıza yaptırıyorlar. Bilim adamlarımız belki iyi yaptıklarını zannederek bu oyuna alet oluyorlar. Sömürgeci merkezler, bu oyunu yaklaşık 80 yıl önce düşünmüşler, programlamışlar, bugün de sonuçlarını alıyorlar. Misyonerlerin önde gelen isimlerinden Papaz Samuel Zwemer, 1930′ların başında Kudüs’te Zeytindağı’nda toplanan misyonerler kongresinde yaptığı konuşmada bakınız ne diyor:

“Sizin göreviniz, Müslümanların Hıristiyan yapılması değildir. Asıl göreviniz onları, dinlerini sorgular, tartışır hale getirmektir. Bu sağlanırsa gerisi kendiliğinden gelir. Bizim yapmak istediğimizi kendi kendilerine yaparlar.”(1)

 Papaz Zwemer’in 80 yıl önce başlattığı program, bugün daha da geliştirilmiş olarak uygulanıyor. Papazların öncülüğünde gerçekleştirilen zihin operasyonlarıyla adeta beyinleri yıkanan bazı İslam akademisyenleri, kendilerine sinsice yüklenen İslam’ı sorgulayan reform kodlarını kendi düşünceleri ve ilmi marifetleriymiş gibi savunur hale geliyorlar/getiriliyorlar. Sözkonusu İlahiyatçılar, neler diyorlar, kendi dinlerini, yani İslam’ı nasıl sorguluyorlar. Bunun örneklerini vermeden önce İlahiyatçıların kafalarını değiştiren dış merkezli çalışmalar konusunda bazı örnekler verelim.

 İLAHİYATÇILARIMIZ ÜZERİNDE KİLİSE VE PAPAZ GÖLGESİ

 Bakın İlahiyatçılar üzerinde nasıl sinsi çalışmalar gerçekleştirilmiş: • Moon isimli bir rahibin CIA’nin desteğiyle kurduğu ve geliştirdiği “Birleşik Kilise Hareketi” olarak nitelendirilen Misyoner Moon Tarikatı 1980’li yıllardan itibaren İlahiyat Fakülteleriyle ve İlahiyatçı akademisyenlerle esrarengiz diyaloglara girmiş. Prof. Dr. Niyazi Öktem şöyle anlatıyor: “Ülkemizden bazı ilahiyat profesörleri de Sun Myung Moon’un (Moon hareketini kuran rahip) düzenlediği 2-3 aylık seminerlere katıldılar. Bunlardan bir kaçının Moon’a biat ettiği, çocuklarının Mooncular tarafından ABD’de okutulduğu dekikoduları var. Hatta bunlardan biri, bir ilahiyat fakültesinde dekan bile oldu.”(2)

 • Moon Tarikatı programlarına katılanlardan Prof. Dr. Yaşar Öztürk’ün Nokta Dergisi’ndeki açıklamasına göre de, Moon toplantılarına pek çok ilahiyatçı profesör katılmış: “Daha bir çok ilahiyatçı da var. Eski Diyanet İşleri Başkanı Lütfi Doğan’dan (…) son olarak oraya giden 40 civarında ilahiyatçıya kadar pek çok kişi var. 40 gün için gittiler, orada kaldılar.”(3)

 • “Mooncular, ülkemize de son on yıl içinde, dört misyoner göndermiştir. Bunlardan biri kendisini müslüman olarak tanıtan gerçekte bir Mooncu olan Muhammed Yahya Thompson’dur. Doç Dr Süreyya Şahin’in verdiği bilgiye göre, Marmara İlahiyat Fakültesi’nde bir süre lisans üstü eğitim yapan Thompson buradaki birçok akademisyen ile Moon Örgütü arasındaki ilişkiyi kurmuştur. Thompson ve iki arkadaşı, okul çevresinden epeyce tepki görmüştür. Dördüncü Mooncu görevli kalmış ve dünyanın çeşitli yerlerindeki toplantılara politikacıların, bürokratların, gazetecilerin, bilim ve din adamlarının davetini üstlenmiştir.”(4) Mooncu ajan misyoner John H. Thompson 1989’da Milli Gazete’deki röportajında Moonculuğu ısrarla savunmuştur. (5)

 • Son yıllarda papazların İlahiyat Fakültelerinde verdikleri derslerin ve bazı ilahiyatçılarımızla olan ilişkilerinin, reformist düşüncelerin belirmesinde büyük etkilerinin olabileceğini dikkatlerden uzak tutmamak gerekir. Hangi papazlar dersler vermiş, birkaç örnek sayıverelim: 1986-87 döneminde Ankara İlahiyat Fakültesi ile Vatikan Papalık Grogoriana Üniversitesi arasında ilahiyat alanında işbirliği anlaşması imzalanmış.(6) Bu anlaşmanın imzalanmasından sonra Ankara İlahiyat Fakültesinde ve sonra diğer İlahiyat fakültelerinde papaz öğretim üyeleri ders verir olmuş. Mesela Papalıkta görevli olan Cizvit Papaz Prof. Dr. Thomas Michel, 1987-1989 yıllarında Ankara, İzmir ve Konya İlahiyat fakültelerinde, Dinler Tarihi dersinin programı çerçevesinde “Hıristiyan Teolojisi ve Dinine giriş” konusunda dersler vermiş. (7) Gregoriana Üniversitesi öğretim üyesi Papaz Prof. Dr. Daniel Madigan, 22 Mart-5 Nisan 2007 tarihleri arasında Ankara İlahiyat Fakültesi’nde öğretim üyeleriyle, birlikte ders ve etütlerde bulunmuşlar. (8) Cizvit Rahip Prof. Dr. Felix Körner Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde 'Yeni Hermeneutik Kuramlar' konusunda çalışmalar yapmış, dersler vermiş. (9) 2009’un Mart ayı ortalarında Türkiye’ye gelen Almanya Protestan Kilisesi Konsey Başkanı piskopos Wolfgang Huber, Ankara İlahiyat Fakültesi’nde verdiği konferansta, Türkiye’de Kur’an-ı Kerim’in zamana göre yorumlanması çabalarını övmüş ve bu konuda “Ankara Ekolü” diye tanımladığı bir İlahiyatçı çalışma grubundan söz etmiştir. Bu ekolden Ankara İlahiyat Fakültesi öğretim üyelerinden Ömer Özsoy ile Mehmet Paçacı’yı, Ondokuz Mayıs üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Burhanettin Tatar’ı ve Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ü zikretmiştir. (10)

 ZİHİN OPERASYONLARININ ETKİLERİ VE SONUÇLARI

 Papazların, rahiplerin ve misyoner kilise teşkilatlarının İlahiyat Fakültelerinde, İlahiyatçı akademisyenlerimiz üzerinde meydana getirdikleri etkiler ve zihinsel değişimler kısa zamanda kendini gösterdi.

İslam anlayışının değiştirilmesinin ve din reformunun gerçekleştirilmesinin gerektiği konuşulan, tartışılan ve yazılan bir süreç başlatıldı. Bu süreçte en çok dikkat çeken, İslam’ın tek haklı din olmadığı, Hıristiyanlığın ve Yahudiliğin de haklı dinler oldukları anlayışının ön plana çıkarılmağa çalışılmasıydı. İslam, Müslüman kitlelerin zihinlerinde Hıristiyanlığın ve Yahudiliğin konumuna indirgenmek, bu dinler de İslam’ın konumuna yükseltilmek isteniyordu.

Nitekim yukarıda sözünü ettiğimiz, Almanya Protestan Kilisesi Başkanı Piskopos Dr. Wolfgang Huber, Ankara İlahiyat Fakültesinde yaptığı konuşmada, İslam’ı kastederek “Bundan sonra hiçbir din kendisinin tek doğru olduğunu iddia edemeyecek” demesi (11)şaşkınlıkla karşılandı. Ama asıl şaşkınlık verici olan, Konferansı dinleyen İslam İlahiyatçısı akademisyenlerin ve öğrencilerin bu konuşmaya karşı ciddi bir tepki göstermemesiydi. Aynı şekilde, Diyanet İşleri Başkanının da Papaz Huber’le görüşmesi sırasında, onun bu konuşmasına cevap vermemesiydi.

 Daha önce de böyle bir olay olmuştu. 2000 yılında Türkiye Diyanet İşleri Teşkilatının ev sahipliğinde yapılan uluslar arası Dinlerarası Diyalog toplantısı sonunda alınan kararlarda “Dinlerarası diyalog’dan beklenen, karşı tarafa İslâm’ın daha iyi ve güzel olduğunu anlatmak olmamalıdır! İslam’ın evrensel din olma iddiasından geri durulmalıdır!” (12) denmiş, o zamanın Diyanet İşleri sorumluları buna herhangi bir itirazda bulunmamışlardı. (13)

İslam’ın tek haklı din olmadığı, Hıristiyanlığın ve Yahudiliğin de haklı dinler olduğu anlayışı, Moon Tarikatı toplantılarının ve Dinlerarası Diyalog programlarının etkisi altında kalan İlahiyatçılarımız tarafından tefsirlere bile yazılmıştır. Nitekim Diyanet’in hazırlattığı “Kur’an Yolu” Tefsiri bunlardan birisidir.

Kilisenin ve papazların yakın ilişkide bulunduğu İlahiyatçıların İslam reformu çalışmalarında, bir diğer temel hareket noktası da, “Kur’an’dan başka kaynak yoktur” anlayışı olmuştur. Bu anlayışa göre, Kur’an’ın dışındaki kaynaklara, özellikle Peygamberimiz’in sünnetine ve ashabın öğrettiklerine dayanan, İslam’ın nasıl yaşanacağını gösteren dini esaslar ve hükümler Kur’an-ı Kerim’de yok diye geçersiz sayılmıştır. Bu konuda Hüseyin Atay’ın çalışmalarını örnek olarak verebiliriz:

 REFORMCULARIN YOK SAYDIKLARI İSLAMİ HÜKÜMLER

 İslam reformu çalışmaları ile meşhur, Ankara İlahiyat Fakültesi eski dekanlarından Prof. Dr. Hüseyin Atay, "Dinde Reform" adındaki kitabında reformu şöyle tanımlamıştır: “İslamda reform yapmaya içtihat denir. Bundan dolayı her müçtehit reformcudur." Atay şöyle demiştir: "Biz önce dini reform yapacağız. İlmi reform arkasından gelecek. (…) Reform yapmak bilgi sorunu olmaktan çok zihniyetle ilgilidir."

Prof. Hüseyin Atay, kitabında, "Düzeltilmesi gereken fıkıh hükümleri" başlığı altında, Kur’an’da yer almıyor gerekçesiyle değiştirilmesi gereken 46 madde saymıştır. Bunlardan bazıları şunlardır: "Kur’an'da miraç olayı yoktur. Kur’an'da kadere iman yoktur. Kuran'da erkek kadından daha erdemli değildir. Kuran'da şefaat yoktur. Kuran'da kadınların çalıştıkları kendilerinindir. Kuran'da boşanmanın tek nedeni geçimsizliktir. Kuran'da idare sistemi 'şûra'dır. Farz namazların kazası yok, tövbesi vardır. Kadınların başı açık, Kuran okumaları, namaz kılmaları caizdir. Başı örtmek, namazla ilgili değildir. (…) Gusülde ağza, burna su vermek gerekmez. Oruç'ta kefaret yoktur. Kuran'da İslam ve iman ayrıdır. Tövbe kefaretten daha büyük cezadır. İslam'ın din bilgisi kaynağı akıl ve Kur’an'dır. İslam’ın şartı beş değildir, Kuran'ın bütün emirleri İslam’ın şartıdır. Kuran'a gidip fıkhın, tasavvufun, kelamın, hüküm ve kurallarını gözden geçirip değiştirmenin temel kuralı şudur: Günümüzün şartlarına göre ayetleri insanın, toplumun, yararına göre yorumlamaktır. Kuran'ın amacı insanın yararıdır." (14)

Hüseyin Atay’ın Müslüman kadınların Hıristiyanlarla evlenmeleri konusunda görüşünü şöyle izah etmiştir: “…Amerika’da, Müslüman gençlerin, Hıristiyan kızlarla evlendiğini, Müslüman (Türk) kızlarının evde kaldığını gördüm. Ben de Müslüman kızların Kitap Ehli ile evlenmesine içtihat ettim.” (Kitap Dergisi, Ağustos 1996) (15)

 İSLAM’I SİSTEME VE BATI’YA UYDURMA ÇABALARI

 İslam reformu çalışmalarında İslam’ı sisteme uydurma, Batı’nın değerlerine ve kabullerine göre, Batılı insanların yaşantısına göre biçimlendirme çabaları da dikkat çekiyor.

Bu çabayı gösterenler, “Kur’an-ı Kerim “içkiyi yasaklamamıştır” diyorlar. “Domuz eti haram olsa da, yağı yasak değildir” diyorlar. “Banka faizi ve bankacılık yasak değildir, caizdir.” Diyorlar. Bir örnek vermek gerekirse Prof. Dr. Süleyman ateş, gazetesindeki köşe yazısında şunları yazıyor: “Bana göre yasayla kurulmuş bankaların verdiği faiz, Kuran'ın yasakladığı faiz değildir. Haram faiz, yoksula verilen ödünç paradan, değerinden fazla para almaktır. İşte bu haramdır. Faizin yasaklanmasındaki hikmet, fukaranın ezilmesini önlemektir. Bankasız ekonomi olmaz. Faiz yasağı, aslında devletin uygulayacağı bir yasadır. Modern devletlerde bankacılık, ekonominin vazgeçilmezidir. Kur’an bunu niçin yasaklasın? Dediğim gibi yasak faiz, fukara bireylerden fazlalık almaktır. Kâr amaçlı zengin kuruluşlardan onların mevduattan sağladıkları yüksek meblağlara karşılık bir miktar fazla almak, hiç değilse şu enflasyon ortamında paranın değeri korumanın gereğidir..” (16)

 SONUÇ

 Bu örnekler, reform gayretkeşliği içerisinde bulunan İlahiyatçı akademisyen camiasında nasıl bir değişimin başladığını gösteriyor. Papaz Samuel Zwemer’in 80 yıl önce söylediği gibi, Türkiye’de İslam’ı sorgulayan bir anlayış, Müslüman kitlelerin itibar ettiği ve saygı duyduğu İlahiyatçı kesimler vasıtasıyla kitlelere yaygınlaştırılmak isteniyor.

Elbette İlahiyatçılarımız içerisinde böyle reformist anlayışlara karşı olan ve gerçek İslam’ın sözcülüğünü ve temsilciliğini yapan pek çok İlahiyatçı bilim adamımız vardır. Ama görünen odur ki, Müslüman kitlelerin İslami anlayışını değiştirmeye yönelik tepeden inme zihinsel bir operasyona kendini kaptıran, sözünü ettiğimiz aldatılmışlar ve kandırılmışlar da az değildir. Bu operasyona, bu yanlış ve çarpık İslam anlayışlarına birilerinin tepki göstermesi ve dur demesi gerekiyor. Bizim tepki göstermemiz ve dur dememizle operasyon durur mu, diyebilirsiniz.

Bir kez tepki göstermek ve dur demek, kurtuluşun ve başarının kapısını aralayabilir. Ne demiş atalarımız: Bir mıh bir nal kurtarır, bir nal bir at kurtarır, bir at bir yiğit kurtarır, bir yiğit bir orduyu kurtarır…

Hatırlayalım Hz. İbrahim kıssasını… Kabe’yi inşa ettikten sonra, Yüce Allah “Bütün insanları tavafa çağır” buyurmuş. O da “Ya Rabbi ben bütün insanlara sesimi nasıl duyurayım?” demiş. Rabbimiz şöyle buyurmuş: “-Sen İnsanları Kabe’yi tavafa çağır! Senin sesini duyuracak olan biziz!” Görüyoruz, o çağrıya hala insanlar dünyanın dört bir yanından koşuyorlar. Biz Hz. İbrahim (AS) gibi, Peygamberimiz (SAS) gibi, gerçek İslam’ı seslendirelim ve çarpık din anlayışlarına tepki gösterelim ve dur diyelim, sesimizi duyuracak ve tesirini halk edecek olan Rabbimizdir.

Sevgiler, saygılar… herden1950@hotmail.com

 

_____________________

 DİP NOTLAR :

 1 http://diyalogcu.wordpress.com/category/misyonerlik/

2 Milliyet, 04.12.1997, Hürriyet, 03.04.2002

3 Nokta Dergisi, 25-31.08.1996

4 http://www.yenimesaj.com.tr/index.php?sayfa=yazarlar&haberno=173&tarih=2001-06-22

5 M.Emin Gerger’in röportajı, 27 Mayıs 1989 tarihli Milli Gazete.

6 Yeni Şafak, 26.02. 2004, http://arsiv.ankara.edu.tr/yazicidostu.php?yad=6039

7 Aksiyon, 18.12.2006

8 Ankara Üniversitesi > Ünihaber > 2007 > Sayı 85 (15 - 30 Nisan), http://arsiv.ankara.edu.tr/yazicidostu.php?yad=6039

9 http://www.ucansupurge.org/index.php?option=com_content&task=view&id=3267&Itemid=76

10 http://haber.gazetevatan.com/, 16.03.2009

11 A.g.Kaynak

12 Hürriyet, 06.05.2000

 13 Dinlerarası Diyalog’u programlayanlar, öncelikle İslam’ın en doğru ve en son din olma özelliğini, zihinlerden yok etmeyi planlamışlardır. Diyalog’un teorisyenlerinden Watt şöyle demiştir: “Dinlerin karşılaştırılması, yani üstünlük ve aşağılık açısından herhangi bir değerlendirmeye gitme, objektif anlamda geçerli olmadığı için gerçek diyalog anlayışı, bu çeşit karşılaştırılmalardan vazgeçmeyi icap ettirir. Bir insan “benim dinim son dindir” derse bu olmaz; çünkü buradaki “son” kelimesi diğer dinlerden üstün olma veya diğer dinleri geçersiz kılma anlamlarına gelir.(…) Başka dinlere mensup olanlarla gerçek bir diyalog kurulacaksa (…) bu son savunma kalesini -bizim dinimiz diğer dinlerden üstündür inancını- terk etmemiz gerekir.” (Prof. W.M. Watt, Modern Dünyada İslam Vahyi, Çev.: Mehmet Aydın, s: 167)

14 http://www.milliyet.com/2004/02/18/guncel/agun.html

 15Ali Nar, Dinde Yenilikçiler ve Buluşma Noktaları, Bedir Yayınevi, İstanbul, 2001, s: 57. 16 Süleyman Ateş, Vatan Gazetesi, 28 Haziran 2006

 

http://www.gunisigigazetesi.net/kategori.php?id=2121

http://www.facebook.com/#!/home.php?sk=group_165453270140016&view=doc&id=165510653467611
Hasan SERDAROGLU tarafından gönderilen tüm yazılar
Bu yazı 25/10/2010 tarihinde yayınlandı. 368 defa görüntülendi.
ETİKETLER
[]
Diyanet tefsirinde bu gariplikler neden?
Diyanet tefsirinde bu gariplik
[]
Ayasofya ile Kâsimiye denemesi ve Akdamar’da haç...
 Ayasofya ile Kâsim
[]
"Tütün içen nefsâni ve şeytanidir!"
Halis ECE"Tütün
[]
THK' na verilenler, fitre ve zekât yerine geçer mi?
Halis ECE   
[]
Zekâtın Verileceği, Harcanacağı Kişiler ve Müesseseler - Halis ECE
 Zekâtın Verileceği,
[]
İslâm'da Râbıtanın Şer’î Deliller ile İsbâtı
Halis ECEİslâm'da R&acir
[]
Tasavvufta Kutub, Kutbü'l-Aktab, Kutb-i İrşâd
Halis ECETasavvufta Kutub, Kut
[]
Râbıtayı inkâr etmek mümkün mü ? Halis ECE
Halis ECERâbıtayı ink
[]
Râbıta ve Tevessül
Halis ECE Râbıta ve
[]
ATATÜRK'ÜN TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİNİN V. DÖNEM 3. Yasama Yılını Açış Konuşmaları
 
[]
Dinde Reformcular -1-
Dinde Reformcular -1-DİNDE REF
[]
Dinde Reformcular -2-
Dinde Reformcular -2-DİNDE REF
[]
Dinde Reformcular -3-
Dinde Reformcular -3-DİNDE REF
[]
Cihân-ârâ cihân içredir ârâyı bilmezler ,Ol mâhiler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler.
 Cihân-âr&aci
--> Tüm yazılar
[FOTOĞRAF] Son eklenen 4 foto




>> Yorum Ekle >> Yorum Ekle >> Yorum Ekle >> Yorum Ekle
DİN VE TASAVVUF | TAHRİF HARAKETLERİ | KÜLTÜR-EDEBİYAT-SAGLIK | TARİH - SİYASET | ÖRNEK İNSANLAR | YAŞADIĞI ANIN FARKINDA OLANLAR Ana Sayfa | Forumlar | RSS
© 2006 Azbuz.com. Her hakkı saklıdır. Blog tutmak ve site yapmak için Türkiye'de bir numara.